“Kadın Mutluysa Aile de Mutlu: Avukat Sena Özdemir’den Aile ve Toplumsal Cinsiyet Uyarıları”
“İşte Kadın”da Aile, Toplum ve Kadının Yükü Masaya Yatırıldı Radyo Radar 91.8 ve Kaysaradar ortak yayını “İşte Kadın” programında bu hafta, aile yapısı, toplumsal cinsiyet tartışmaları, kadınların omuzlarındaki görünmeyen yükler ve yeni bir kadın dayanışma projesi ele alındı. Programın sunucusu Gülcan Özdemir’in konuğu; avukat, Melikgazi Belediyesi Meclis Üyesi ve uzun yıllardır sivil toplum çalışmalarının içinde yer alan Sena Özdemir oldu.
Kayseri’de doğup büyümüş bir hukukçu olarak hem belediyecilikte hem de STK’larda aktif görev alan Özdemir, “Bu memleketin bir evladı olarak, Kayseri’nin ve ülkemin benden aldığı emeğin borcunu ödemeye çalışıyorum.” sözleriyle hem mesleki hem de toplumsal duruşunu özetledi.
Kayseri’nin Sivil Toplum Kültürü ve Ahilik Mirası
Programın başında, Kayseri’nin tarihsel ve kültürel dokusuna dikkat çeken Sena Özdemir, şehrin sosyolojik altyapısının sivil toplum faaliyetlerine çok uygun olduğunun altını çizdi.
Ahilik geleneği, yardımlaşma kültürü ve yüzyıllardır süregelen sivil yapıların Kayseri’de halen canlı olduğunu belirten Özdemir, bu zeminin kendisi gibi genç isimlere de sorumluluk yüklediğini ifade etti. Üniversite yıllarından itibaren farklı STK’larda gönüllü ve kurucu yönetici olarak görev aldığını vurgulayan Özdemir, “Toplumun nerede bir ihtiyacı varsa, oraya koşmaya gayret ediyoruz.” dedi.
İlgili Haberler
Ailenin Toplumdaki Yeri: “Yerine Koyacak Hiçbir Yapı Yok”
Programın ana eksenini aile kavramı oluşturdu. Öztürk, aileyi, insanın “en sağlıklı şekilde filizlenip büyüdüğü temel zemin” olarak tanımladı.
Dünya kültürlerinden örnekler veren Özdemir, Yahudilikten Hristiyanlığa, Avrupa’dan Hindistan kültürüne kadar pek çok medeniyette aile yapısının hukuki ve kültürel metinlerle korunduğunu, yer yer çok sert kurallarla bile muhafaza edildiğini hatırlattı.
Bugün yaşanan şiddet, bağımlılık ve psikolojik sorunların önemli bir kısmının ya aile eksikliğinden ya da yanlış aile yapısından kaynaklandığını ifade eden Özdemir, “Ailenin yerini doldurabilecek hiçbir ideolojik, sosyal veya yapısal sistem yok. Aile yoksa, toplum o boşluğun bedelini çok ağır ödüyor.” dedi.
Yanlış Aile Yapısı ve Çocuğun Dünyasında Açılan Derin Yaralar
Özdemir, “yanlış aile yapısı” kavramını özellikle açarak, sadece “aile olmamanın” değil, aile içindeki yanlış otorite ve baskı kurulumunun da çocukların geleceğine ciddi zararlar verdiğini söyledi.
Özellikle anne veya babanın, aile içinde aşırı baskıcı, otoriter, sevgisini göstermeyen bir figür haline gelmesinin; çocuğun ileriki yaşlardaki cinsel yöneliminden meslek seçimine, bağımlılıklarından psikolojik rahatsızlıklarına kadar pek çok alanı etkilediğine dikkat çekti.
Baskıcı söylemler, cinsiyetçi kalıplar ve “erkek gibi ol”, “erkek gibisin”, “erkek yok mu evde” gibi ifadelerin; kız çocukları üzerinde küçük yaşlardan itibaren yük oluşturduğunu, yanlış şemalar oluşturduğunu ve cinsiyet rollerinin deforme edilmesine yol açtığını anlattı.
Cinsiyet Rolleri, Cinsiyet Şeması ve “Toplumsal Cinsiyet” Tartışmaları
Programda en çok üzerinde durulan başlıklardan biri de “toplumsal cinsiyet” kavramı oldu.
Sena Özdemir, cinsiyet rolü ve cinsiyet şeması kavramlarını psikolojik literatüre dayanarak anlattı. Cinsiyet rolünün; kadının ve erkeğin toplum içindeki rol dağılımıyla ilgili olduğunu, cinsiyet şemasının ise insanların zihnindeki “Kadın şöyle olur, erkek böyle olur” kalıplarını ifade ettiğini söyledi.
Bu şemaların çocukluk döneminden itibaren temelsiz biçimde bozulmasının; biyolojik, hormonal ve psikolojik sorunlara yol açtığını aktardı.
Özdemir, son yıllarda giderek yaygınlaşan “toplumsal cinsiyet” söylemlerine eleştirel yaklaşarak, bu kavramın uluslararası sözleşmeler aracılığıyla hukuk sistemlerine sokulduğunu, özellikle 1979’da Birleşmiş Milletler’de imzalanan CEDAW sözleşmesiyle temellerinin atıldığını, bunun İstanbul Sözleşmesi ve çeşitli ulusal kanunlara da zemin oluşturduğunu belirtti.
Toplumsal cinsiyet ideolojisinin, kadının ve erkeğin fıtratını, biyolojik gerçekliğini yok sayarak her rolü cinsiyetler arasında eşitlemeye çalıştığını, bunun da uzun vadede aile yapısına ve neslin devamına zarar vermek anlamına geldiğini vurguladı.
Tartışmalı Tarihi Bir Deney: “David Ramer Örneği”
Özdemir, toplumsal cinsiyet tartışmalarının merkezine yerleştirilen, ancak dramatik sonuçları olan bir deneyden de bahsetti.
Tarihin en korkunç deneylerinden biri olarak anılan David Ramer vakasında; tıbbi bir hata sonucu cinsel organı zarar gören bir bebeğin, bir doktorun teorisi doğrultusunda kız çocuğu olarak yetiştirilmeye zorlandığını anlattı.
Yıllar süren hormon tedavileri, psikolojik baskı ve operasyonlar sonucunda çocuğun biyolojisiyle uyuşmayan bir yaşama mahkûm edildiğini; hem kendisinin, hem ikiz kardeşinin hem de aile bireylerinin ağır travmalar yaşadığını, sonunda hem çocukların hem de ebeveynlerin hayatının büyük bir yıkımla sonuçlandığını aktardı.
Özdemir, bu deneyin başarısız olmasına rağmen bazı çevrelerce “başarılı bir dönüşüm” gibi sunulduğunu ve hâlâ çeşitli çevrelerde referans gösterildiğini belirterek, “İnsan fıtratına aykırı projelerin bedeli her zaman çok ağır oluyor.” dedi.
Çocukları Bekleyen En Büyük Risk: Ekran, Sosyal Medya ve Yalnızlık
Programın önemli başlıklarından biri de çocukların sosyal medya ve dijital içeriklerle karşı karşıya olduğu risklerdi.
Gülcan Özdemir, küçük yaşta telefon ve tablet verilmesinin, özellikle yemek yedirmek için ekranın bir “oyalama aracı” yapılmasının, kontrolsüz içeriklere maruz kalma tehlikesini büyüttüğünü söyledi.
Sena Özdemir, psikolojik araştırmalara atıf yaparak, çocukların ekran içerikleriyle yalnız bırakılmaması gerektiğini, mutlaka anne ya da babayla birlikte izlemeleri gerektiğini vurguladı. Bazı çalışmalarda çocuk platformu olarak sunulan içeriklerde dahi birkaç video sonra cinsel içerikli veya uygunsuz görüntülerin karşılarına çıkabildiğinin tespit edildiğini aktardı.
Ebeveynlerin, çocuk yanlış bir içerikle karşılaştığında paniğe kapılıp sadece “kapatmak” yerine, gördüğü şeyin neden yanlış olduğunu, değerler açısından ne ifade ettiğini açıklayan bir rehberlik dili kullanması gerektiğini söyledi.
Aile İçinde Sevgi ve Bağlılık: “Boşluk Dışarıda Doluyor”
Çocukların aile içinde sevgi, ilgi ve güven bulamadıkları durumda; sosyal medya fenomenleri, arkadaş grupları ya da marjinal içeriklerin kolayca “rol model” haline geldiğini vurgulayan Sena Özdemir, “Aile içinde çocuğun kulakları boş kalınca, dışarıdan gelen her söz daha etkili oluyor.” dedi.
Kız çocuklarına babaların sevgiyle yaklaşmasının, ara ara çiçek, küçük hediyeler, birlikte geçirilen kaliteli zamanların, ileride dışarıdan gelen boş ve manipülatif iltifatlara karşı koruyucu bir zırh olduğuna dikkat çekildi.
Özdemir, ebeveynlerin yalnızca “öğreten” değil; sarıp sarmalayan, kucaklayan, güvenli liman olan bir yapıda olması gerektiğini, aksi halde çocukların sevgisizlik ve değersizlik duygusunu dışarıda yanlış kişilerle telafi etmeye çalıştığını ifade etti.
Hibrit Aileler, Çekirdek Aileler ve Yalnızlaşan Bireyler
Programda aile yapısındaki dönüşümlere de yer verildi.
Geleneksel geniş aile modellerinden çekirdek aileye geçişin ardından, şimdi de “hibrit aile” olarak adlandırılan bir yapıdan bahsedildi. Anne-babanın ayrı evlerde yaşadığı, ancak çocuğun çoğunlukla büyükanne-büyükbaba yanında kaldığı modellerin arttığına dikkat çeken Sena Özdemir, bunun kontrollü ve dengeli yönetilmediği durumlarda çocukta aidiyet karmaşası oluşturduğunu, hatta kimi zaman büyükanneye “anne” denilmesi gibi rol karışıklıkları doğurduğunu söyledi.
Özdemir, Avrupa ve Amerika’da artık bireyselleşmiş, tek yaşayan, evini yalnızca hayvanlarıyla paylaşan bir modelin yaygınlaştığını, bunun da aile kavramından tamamen uzaklaşmış, yalnızlaşmış bir toplumsal iklim ortaya çıkardığını belirterek, “Eğer önlem alınmazsa ülkemizde de gidişat bu yöne doğru kayabilir.” uyarısında bulundu.
Ev Hanımlığı: “Sigortasız, Maaşsız, En Ağır Mesleklerden Biri”
Konuşmanın bir diğer önemli ekseni ev hanımlığı ve ev içi görünmeyen emek oldu.
Özdemir, ev hanımlığının başlı başına tam zamanlı ve çok ağır bir meslek olduğunu, buna rağmen hem toplumda hem aile içinde değersizleştirildiğini söyledi. 24 saat kesintisiz, sigortasız, maaşsız, izin günü olmadan yapılan işlerin, dışarıda ücretli bir iş gibi yapılsa kimsenin kabul etmeyeceği bir yoğunlukta olduğuna dikkat çekti.
Gülcan Özdemir de özellikle “Okumuş ama çalışmayan kadın”lara yönelik akran zorbalığına dikkat çekerek, “Boşuna okudun.”, “Evde oturuyorsun.” gibi aşağılayıcı cümlelerin son derece yıkıcı olduğunu ifade etti.
Sena Özdemir, kendi isteğiyle, çocuğunu büyütmek ve ailesine daha çok vakit ayırmak için iş hayatına ara veren ya da hiç çıkmayan kadınların da saygıyı sonuna kadar hak ettiğini vurguladı:
“Bir kadın isterse çalışır, isterse evinde kalır. ‘Ben böyle uygun gördüm.’ demesi bile başlı başına yeterli bir gerekçedir.”
“Kadın Mutluysa Aile Mutlu”: Mutlu Kadın, Mutlu Yuva Vurgusu
Programın en çarpıcı cümlelerinden biri, Gülcan Özdemir’in şu tespiti oldu:
“Mutlu olan bir kadının güzelleştiremeyeceği hiçbir şey yoktur.”
Sena Özdemir de bu bakışı destekleyerek, akıllı erkeğin eşinin mutlu olmasına alan açan erkek olduğunu söyledi. Kadının içsel huzurunun; evi, çocukları, ilişkileri ve aile içi atmosferi doğrudan etkilediğini, mutsuz bir kadının ise her yere “ateşle yaklaşabileceğini” ifade etti.
Buradan hareketle, kadınların nefes alabileceği, duyulabildiğini hissedeceği, kendi aralarında sosyalleşebileceği güvenli alanlara ihtiyaç olduğunun altı çizildi.
Miraç Kadın Akademi’den Yeni Proje: Kadınlara “Meşk ve Nefes” Akşamları
Programın son bölümünde Sena Özdemir, Miraç Kadın Akademi çatısı altında hazırladıkları yeni bir projeyi duyurdu.
Amaç, hem çalışan hem ev hanımı kadınların; gün boyu biriken rutin, sorumluluk ve psikolojik baskıdan biraz olsun uzaklaşıp, kadın kadına, güvenli bir ortamda nefes alabilecekleri bir meşk, sohbet ve dayanışma alanı oluşturmak.
Bu etkinliklerde;
Yalnızca kadınların bulunacağı bir ortam planlanıyor.
Enstrüman çalabilen hanımlar enstrümanlarını getirip birlikte meşk edebilecek.
Küçük ikramlar, çay-kahve, soba üzerinde kestane/patates, çiğ köfte veya gün tabaklarıyla samimi bir ortam oluşturulacak.
Örgü, el işi, hobi malzemeleriyle gelenler kendi köşesini kurabilecek.
Sadece oturup dinlenmek, konuşmaları dinlemek isteyenler için de alan açılacak.
Özdemir, psikolog arkadaşlarla istişare ederek bu fikri geliştirdiklerini, “zihin boşaltma akşamları” gibi düşünülebileceğini, kadınların ruhuna gerçekten dokunmak istediklerini ifade etti.
Çocuğu Olan Kadınları da Unutmayan Bir Kurgulama
Projenin en hassas noktalarından biri de, küçük çocuğu olduğu için sosyal hayata katılamayan anneleri düşünmesi.
Sena Özdemir, belli yaş aralığındaki çocuklar için “oyun ablası” desteği sağlanacağını, anne etkinlikteyken çocuğun da güvende ve keyifli bir şekilde vakit geçireceğini anlattı. Şu an için 5–12/13 yaş aralığına netleştirdiklerini, daha küçük yaştaki çocuklar için de taleplere göre yeni düzenlemeler üzerinde çalıştıklarını söyledi.
Etkinliklerin 15 günde bir yapılmasının planlandığını, talep ve katılım durumuna göre sıklığın artırılabileceğini belirten Özdemir, bu buluşmaların tamamen ücretsiz olacağını vurguladı:
“Bu kadar güzel bir şeyi yaparken neden ücret alalım? Bu, kadınlar için bir nefes alma, dayanışma alanı olsun istiyoruz.”
Sosyalleşmek İsteyip İzin Alamayan Kadınlara Özel Bir Kapı
Program boyunca, “Kayseri’de sosyallik yok.” diyenlere de dolaylı bir cevap verildi.
Gülcan Özdemir, sosyalleşmek isteyen insanların aslında kendine uygun alanlar bulabildiğini, örnek olarak kendi voleybol etkinliklerini ve karaoke gibi aktiviteleri anlattı; ancak sosyalleşmeyi istemesine rağmen eşi tarafından kısıtlanan, gece 23.30’da bile dışarıda olmasına müsaade edilmeyen kadınların da çok ciddi bir kitle oluşturduğunu söyledi.
Sena Özdemir, bu yeni projenin özellikle bu hanımlar için önemli bir fırsat olacağını, güvenli, tanımlı, sınırları belli, kadın kadına bir ortam sunacağını, çocuklu annelere de ekstra destek sağlamayı hedeflediklerini ifade etti.
Psikolojik Araştırmalardan Bir Not: En Büyük Haz, Başkasına Yardım Etmek
Programın finalinde Sena Özdemir, psikolojik araştırmaların dikkat çekici bir bulgusuna değindi.
Bir insanın hayatında alabileceği en yüksek hazlardan birinin, bir başkasına yardım etmek ve onun hayatına dokunmak olduğunu belirten Özdemir, bu tür etkinlikleri de sadece eğlenmek için değil, birbirinin yükünü hafifletmek, birbirine omuz vermek, birbirinin hayatını güzelleştirmek için planladıklarını vurguladı.
Hanımlara şu çağrıyı yaptı:
“Zorlandığınızın farkındayız. Ahir zamanda üzerimize çok fazla yük bindiriliyor. Ama Allah’ın bize verdiği merhamet, şefkat, nezaket ve güzelleştirme kabiliyetiyle hem kendi hayatımızı hem de etrafımızın hayatını daha yaşanır kılabiliriz. Yeter ki birbirimize omuz verelim, dayanışma içinde olalım.”
Projeyi Takip Etmek İçin: Miraç Kadın Akademi
Programın sonunda hem Gülcan Özdemir hem de Sena Özdemir, tüm detayların ve duyuruların Miraç Kadın Akademi’nin sosyal medya hesaplarından takip edilebileceğini hatırlattı.
Etkinlik tarihleri, kontenjan bilgileri ve katılım koşulları, ilerleyen günlerde özellikle Instagram ve Facebook üzerindeki “Miraç Kadın Akademi” sayfalarından paylaşılacak.
Sunucu Gülcan Özdemir, bu projeye hem kişisel olarak destek vereceğini hem de Radyo Radar ve Kaysaradar üzerinden duyurularla katkıda bulunacağını belirterek programı şu temenniyle kapattı:
“Bu projeyle alacağınız hayır dualarının ve yüzü gülen kadınların sayısını şimdiden tahmin edemiyorum. Diliyorum ki bu tür çalışmalar çoğalsın, kadınların, ailelerin ve çocukların hayatında gerçek bir fark oluştursun.”
Kayseri haberlerini Google Haberler'de takip edin





