Genç İletişimci Oktay Yıldırım: “Ödül Egonun Tuzu Biberi, Esas Olan Üretmek”
Kayseri Radar ve Radyo Radar ortak canlı yayını “Yeni Nesil Anlatıyor” programında bu hafta, Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü 3. sınıf öğrencisi, TRT Genç İletişimciler Yarışması’nda video içerik dalında ikincilik ve radyo dramada iki yıl üst üste ödül sahibi olan Oktay Yıldırım konuk oldu.
Programın sunucusu Rabia Akburak’ın sorularını yanıtlayan Yıldırım, tiyatrodan sinemaya uzanan yolculuğunu, yapay zekâya bakışını, hikâye anlatmanın gücünü ve genç iletişimcilere tavsiyelerini anlattı.
Tiyatro Sahnesinden Radyo Televizyon Sinema Bölümüne
Oktay Yıldırım, sinema serüveninin tiyatro ile başladığını anlatarak sözlerine başladı. Üniversite düşünmeyen bir gençken, tiyatroda oyunculuk yaptığı dönemde hocası Arife Güler Kaftancı’nın yönlendirmesiyle bu alana adım attığını söyledi.
Askerdeyken yaşadığı iç muhasebenin hayatının seyrini değiştirdiğini belirten Yıldırım, “Askerdeyken ‘dönünce bir okul okuyayım’ dedim. Hocamın sözleri aklıma geldi, ‘radyo televizyon okuyacağım’ diye karar verdim” sözleriyle süreci özetledi.
İlgili Haberler
Önce Kayseri Üniversitesi Radyo Televizyon Teknolojileri bölümünde 2 yıllık eğitimini tamamlayan genç iletişimci, ardından dikey geçiş sınavıyla Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne geçerek lisans eğitimine devam ettiğini aktardı.
Sinemaya Çeken “Enerji”: Üçgen Hayat Rutini
Günlerinin okul–film–kitap üçgeninde geçtiğini söyleyen Yıldırım, bunu “sıkıcı” olarak nitelese de mesleki gelişimi için temel bir zemin oluşturduğunu vurguladı. Sinema alanına ilgisini “beni oraya çeken bir enerji var” sözleriyle tarif eden Yıldırım, radyo ve televizyon yerine özellikle sinemada ilerlemek istediğini ifade etti.
Dijital Platformlar, Kısa Videolar ve Azalan Sabır Eşiği
“Yeni nesil sinemayı nerede izliyor?” sorusuna, “Dijital kesinlikle daha çok tercih ediliyor” cevabını veren Yıldırım, kendi kuşağının sinema alışkanlıklarını da samimi bir dille anlattı.
Romantik olarak sinema salonlarını savunduğunu ama pratikte evde televizyondan dijital platformlar üzerinden film izlemeyi tercih ettiğini söyleyen Yıldırım, kısa video kültürünün uzun metraj izleme sabrını ciddi biçimde azalttığını vurguladı:
“Eskiden 2,5–3 saatlik filmleri daha rahat izlerdik. Şimdi bir Titanic’e ya da ‘Yedi Samuray’a tekrar başlamaya dayanamıyorum. Artık insanlar filmleri bile 1,5x–2x hızda izliyor, aksiyonlu kısımlarına bakıp geçiyor.”
Kısa videoların ekran süresini arttırmasına rağmen, “uzun içeriğe tahammülü azaltan bir etken” olduğunu söyleyen Yıldırım, genç kuşağın sürekli daha hızlı, ritmi yüksek, dopamin salgılatan içerik arayışında olduğuna dikkat çekti.
“Uzun Metrajda Anlatmak Daha Zor”: Yaratıcılık Tartışması
Saniyeler içinde hikâye anlatmak mı, yoksa iki saatlik bir filmde derin bir dünya kurmak mı daha zor? Bu soruya Yıldırım’ın cevabı net oldu:
“Uzun metrajda bir şeyler anlatmak tabii ki daha zor. Aslında ana tema, birkaç saniyede anlaşılabilecek bir mesajdır. Ama onu iki saate yaymak, duyguyu yedirmek, ritmi kurmak sinema açısından daha büyük bir zorluk.”
Mini diziler, kısa formatlar ve yeni seyir alışkanlıklarını takip ettiğini belirten Yıldırım, şu anda bir iş üretse kısa formatı tercih edeceğini, ancak sektörün geleceğine göre bu tercihin de değişebileceğini ifade etti.
Yapay Zekâ: “Öcü de Olabilir, Asistan da”
Yıldırım, yapay zekâ kullanımına dair sorulara hem eleştirel hem de gerçekçi bir çerçeve çizerek yanıt verdi. Yapay zekânın yaratıcılığı öldürüp öldürmediği tartışmasında, asıl meselenin insanın tutumu olduğunu vurguladı:
“Yapay zekâyı bir öcü gibi de görebiliriz, bir asistan gibi de. Yaratıcılığı aslında o öldürmüyor, biz kendi yaratıcılığımızı köreltmek istiyoruz. Hiç çaba sarf etmeden, egomuzu tatmin etmek için yapay zekâya teslim olursak problem orada başlıyor.”
Senaryo yazımında yapay zekânın hâlâ “çok yapay ve başarısız” olduğunu söyleyen Yıldırım, buna rağmen bazı noktalarda ciddi zaman kazandırdığını örneklerle anlattı. Mimar Sinan’ı canlandırdığı bir video içeriğinde, dönemin dilini ve üslubunu araştırmak yerine kendi yazdığı monoloğu yapay zekâya uyarlattığını belirterek, “Bu tür ufak tefek yardımlar işimizi rahatlatıyor” dedi.
Yine de yapay zekânın insanı “gerçekten anlayıp anlamadığı” konusunda soru işaretini koruduğunu vurgulayan Yıldırım, “Bence anlayabiliyormuş gibi yapıyor. Zaten bizler de çoğu zaman ‘miş gibi’ olan duygularla yetinen bir noktaya geldik” değerlendirmesinde bulundu.
TRT Genç İletişimciler Yarışması’nda Çifte Başarı
Rabia Akburak, Yıldırım’ın TRT Genç İletişimciler Yarışması’nda elde ettiği başarıları da gündeme taşıdı. Bu yıl video içerik dalında ikincilik, radyo drama kategorisinde ise özel ödül kazanan Yıldırım, süreçten şu sözlerle bahsetti:
“Radyo drama aslında severek yaptığım bir iş değil. İki yıl üst üste ödül aldım ama nasıl aldım, niye aldım hâlâ bilmiyorum. Daha çok hikâye anlatmayı sevdiğim için, prodüksiyon maliyetleri daha az olduğu için kısa film yerine radyo tiyatrosuna yöneldim.”
Video içerik kategorisinde ödül alan projesinde ise günümüzde yaygınlaşan “sadeleşme” trendine eleştirel bir pencereden yaklaştığını anlattı. Barış Manço’nun “Adam Olacak Çocuk” programından ilhamla, yıllar sonra yeniden ekranlara dönmüş gibi kurgulanan bir formatta sadeleşmeyi; renkler, mimari ve insanlık üzerinden üç bölümde işlediğini ifade etti.
Renklerin pastel tonlara sıkışması, mimarinin köşeli ve tekdüze yapılara indirgenmesi ve son bölümde “insanlığın da sadeleşip sadeleşmediği” sorusunu izleyiciye bırakan yapı, jüri tarafından ödüle layık görüldü. Renkler bölümünde Bob Ross’u, mimari bölümünde Mimar Sinan’ı canlandırarak farklı dönemleri bir araya getirdiğini, bu kısımların da kendisini en zorlayan bölümler olduğunu söyledi.
Radyo Dramda Bir Babaanne ile Yapay Zekânın Çatışması
Bu yılki radyo dramasında bir babaanne ile yapay zekâyı karşı karşıya getiren Yıldırım, oyunun merkezine “yapay zekâ gerçekten insanı anlayabiliyor mu?” sorusunu koydu.
Yapay zekâyı bir karakter gibi kurguladığını, babaanne ile arasındaki çatışma üzerinden insan–makine ilişkisini tartışmaya açtığını belirten Yıldırım, finalde de “anlayıp anlamadığının” cevabını izleyiciye bıraktığını ifade etti.
Geçen yılki radyo dramasında ise metaforik bir dille güncel savaşları işlediğini söyleyen Yıldırım, deccal metaforu üzerinden bir köy hikâyesi anlattığını, bir dede ile torun arasındaki diyalogların arka planında savaş ve yıkımı işlediğini anlattı. Bu eser de özel ödüle layık görülmüştü.
Radyo drama alanında en zorlayıcı unsurun “sahneyi sadece sesle kurmak” olduğunu vurgulayan Yıldırım, efektlerin bu noktada kritik önemde olduğunun altını çizdi:
“Bir sahnenin nerede geçtiğini, hava durumunu, günün saatini, şehirde mi köyde mi olduğunu çoğu zaman diyalogla değil, efektlerle anlatmak zorundasınız. Sesle atmosfer kurmak, radyo dramaturjisinin en kritik noktası.”
“Ekipmanım Yok” Bahaneleri ve Gerçekler
Gençlerin sıklıkla dile getirdiği “kameram yok, tripodum yok, ekipmanım yetersiz” serzenişlerine de değinen programda, Yıldırım kendi deneyimi üzerinden bu algıyı kırdı.
Kendisi de pahalı ekipmanlar kullanmadığını, orta segment cihazlarla üretim yaptığını söyleyen Yıldırım, “Evet, pahalı kameralar, iyi ışık, iyi mikrofon çok şeyi değiştirir; ama hikâye olmadan ekipmanın anlamı yok” dedi.
Bir telefonla da hikâye anlatılabileceğini ama bunun sınırsız esneklik sağlamadığını, diyafram, derinlik, açı gibi teknik detaylarda kameranın hâlâ büyük avantaj sağladığını ifade etti. Yine de gençlerin, “ekipmanım yok, o yüzden üretmiyorum” bahanesine sığınmaması gerektiğini vurgulayarak, asıl belirleyici olanın “kafadaki hikâye ve cesaret” olduğunu söyledi.
Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin stüdyo imkânlarının da öğrencilere açık olduğunu hatırlatan Akburak, birçok öğrencinin bu alanlardan haberdar bile olmadığını, buna karşın Yıldırım’ın aynı stüdyolarda çektiği bir içerikle TRT’de dereceye girdiğini örnek gösterdi.
Okul mu Daha Önemli, Sektör mü?
İletişim fakülteleri için sıkça sorulan “Okul mu öğretir, sektör mü?” sorusuna da değinen Yıldırım, iki alanın birbirinden koparılamayacağını söyledi.
Teorik bilgi olmadan pratiğin sağlıklı yürümeyeceğini vurgulayan genç iletişimci, “Bugünkü bakış açımı, kafa yapımı, sinemaya yüklediğim anlamı üniversitede aldığım teorik derslere borçluyum. Sektör elbette önemli ama ben teorik tarafın kıymetini daha yüksek görüyorum” dedi.
Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki hocaların önemli bir kısmının sektörden gelip akademiye geçtiğini, bu sayede hem teorik bilgiyi hem de set tecrübelerini aktardıklarını ifade etti. Fakülteyi tercih etmek isteyenlere de “İlgisi olan için çok büyük bir alana hizmet eden, hafife alınmaması gereken bir bölüm” sözleriyle seslendi.
Hikâye Anlatıcılığının Toplumsal Gücü
Hikâye anlatıcılığının, toplumları ve bireyleri dönüştürme gücüne inandığını vurgulayan Yıldırım, sinemanın bu anlamda çok güçlü bir araç olduğunu söyledi:
“ Bugün sinemada dünya devi olan isimler, hikâyeleriyle insanları ve dünyayı etkileyebiliyor. İnsanlar izledikleriyle düşünüyor, karar veriyor. Su kıtlığı, çevre, savaş, adalet gibi konularda tek bir film, saatlerce süren konferanstan daha etkili olabiliyor.”
Buna rağmen dünyanın ütopik bir yere değil, daha çok distopik bir evrene doğru evrileceğini düşündüğünü söyleyen Yıldırım, “Ne kadar mesaj ağırlıklı içerik üretirsek üretelim, almak istemeyen yine almayacak” diyerek gerçekçi bir çerçeve çizdi.
Gençlere Mesaj: “Egonu Kır, Üretmeye Başla”
Programın sonunda Rabia Akburak, Yıldırım’dan kendisi gibi radyo–televizyon–sinema alanını tercih etmek isteyen gençlere tavsiyelerini sordu.
Oktay Yıldırım, kendisini “mentor” olarak görmediğini söylese de, ödüllerle taçlanan kısa kariyerinden süzdüğü en önemli cümleyi şöyle kurdu:
“Bence tek mesele, sadece üretmek. Bir şey yapma isteği geldiği anda kaçmak yerine, ‘korkularıma rağmen yine de yapmalıyım’ diyebilmek gerekiyor. Egoyu kırmak gerekiyor. Ben bunu diyebildiğim için bu ödüllerin sahibi oldum, bu kafa yapısına eriştim.”
Gençlerin risk almaktan korktuğunu, eleştirilmekten çekindiğini, hata yapma kaygısıyla hiç başlamadığını belirten Yıldırım, bütün bunlara rağmen “yola çıkmadan yolun öğrenilemeyeceğini” vurguladı.
Program, Rabia Akburak’ın “Umarım dinleyenler de en az bizim kadar keyif almıştır” sözleriyle sona ererken, genç iletişimcinin hikâyesi hem sinema hayali kuran öğrencilere hem de üretme arzusunu erteleyen herkese ilham verdi.
Kayseri haberlerini Google Haberler'de takip edin





